27 Ağustos 2014 Çarşamba

Çocuğum, küçüğüm, cennetim!..



Zihnimin sokaklarında geziyorum. Kayalıkları dövüyor coşkun bir denizin dalgası. Çocukluğumun ılık denizi.. Bir yanda başında simitlerini taşıyor bir amca. "Simit çok ucuz. Ne kadar kazanır ki simitçi amca? Çocuğuna hediye alabilir mi?" diye merak ediyorum. Çıplak bir kadın geçiyor mahallemizden. Deli diyor herkes ona. Omuzundaki kocaman radyo ile şarkılar söyleyerek dolanıyor. "Ayıp," diyor biri oradan, "Bakmayın, ayıp.". Merak ediyorum, neden böyle davranıyor? Yani, o böyle gezerken, yalnızca şarkı söylemek mi geçiyor aklından? İnşaatlardan en güzel taşları toplamaya çalışıyorum pazar poşetine, seksek oynarken en güzel taşı alacağım. Azar işitiyorum poşeti sakladığım yerde bulunca annem. Sokağın pisliğini taşıyorum eve. 
Kir, pas içindeyim. Yağmur birikintilerine basmayı seviyorum, üzerimde çamurlar. Kirli ellerimle bir kediye süt verme telaşındayım. Çocuğum işte.. Ne kadar çocuk olunabilirse.

Bir çocuk gördüm, çöpün dibinde.. Eli yüzü kir, pas içinde.. Oturdum yanına, sevdim. "Okula gidiyor musun?" dedim, "Medrese?" dedi, "Yok." dedi. 
"Baban nerede?" dedim, "Şehid." dedi, "Baba şehid.."
Öptüm alnından; "Esselamu Aleykum."
Ben giderken gülümsedi, çocuk gülüşüyle..
El salladı, çocuk sevinciyle..

Ey çocuk! Eli yüzü kir, pas içinde çocuk. Kalem tutması gereken elleri çöpleri karıştıran, çocukça ahenklere bürünmesi gereken sesi ciddileşmiş, dilimi bile bilmeyen, gönül dilimle sevdiğim çocuk.. 
Keşke sana çocukluğumu verebilsem. Sokaklarda top oynayabilsen. Kalem tutabilsen. Babanın elinden tutup parklara gidebilsen. 
Ey Şehid çocuğu! Keşke çocukluğumu sana verebilsem. Memleketinin tozuna bulanabilsen. Gülebilsen, çocuklar gibi şen. Öğrenmemiş olsan baba özlemini. 
Özlem ağır değil mi çocukluğuna? Yurtsuzluk ağır geldi mi küçük sırtına? 
Ey çocuk! Sana renkli kalemler verebilsem, dünyanı boyayabilsem.. Seni güldürebilsem..
Büyüdüğünde, zalimlerin karşısına çıkıp yüreklerini hoplatan Ömer ol! Duam. 
Haramların dünyasında zindanda özgür olan Yusuf ol! Duam..
Senin gibi yetimlere duvar olan Efendi gibi, duvar ol! Duam..


Çocuktu da, yalnız gözleri çocuktu. Geriye çocukça durması için bir tek gözlerini bırakmışlar. Bir de dudağındaki gülümsemeyi..
Senin için her toprağında çocuk olabileceğin bir dünyayı dua edeceğim. 
Çocukluğun için devrimi düşleyeceğim!

Çocuğum, küçüğüm, cennetim!..


12 Mayıs 2014 Pazartesi

''Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya..''

Anlatmak istediği var bu olmayışların! Duymak isteyenimiz olmuyor. Alışkanlık oluyor yaşamak. Ne zaman biteceği merak bile edilmeden karşılanıyor karanlığı bol akşamlar. Zaman aşımına uğruyor hissetmek meziyeti, durup da acı kapısını çaldığında hatırlıyor insan varlığını bir yüreğin. Yalnızlığın orta yerinde bir tek hissetmek anlıyor insanın acısını.

Oysa her gün doğuyor kainatın muhtaçlığına güneş. Alışkanlığından değil, tutkusundan bütün bu aydınlık telaşı! Her gün sızmak tutkusu karanlık kalmış kuytulara yahut bir çiçeğin gölgesini düşürmek ardına, dinlenebilsin diye bir karınca.
Tutkusu çalışmak karıncanın, alışkanlığından değil yoksa; bir kırıntının altına sızdırabilmek kış umudunu..
Tutkusu soğuktur kışın.
Tutkusu uçmaktır bir kuşun.
Tutkusu sevmektir insanın; bir telaşe gibi yüreğinin kapılarını çarptıran sevda rüzgarı.
Seviyor sevmesine de, ayrılıyor insan severken bir karıncanın umudundan; kışın soğuğundan ve kanatlanmasından bir kuşun.
Kaç yalan sığıyor severken insanın yüreğine?
Oysa sevgiler kandırmaz iri gözlü çocukların, oyunlara bulanmış rüyalarında!
Eyvah! Sevgi de mi büyüdü yoksa?
Güneş de mi vazgeçti sızmak tutkusundan karanlığa?
Karınca gölgesinden, ekmeğinden; kış soğuğundan, kuş kanatlarından vazgeçti mi? İnsanın sevgisinden vazgeçtiği gibi!

Öyleyse yaşamak
Kalın gözlüklerin ardından;
Maviyi mavilikte görmemek
Acıyı tazesinde hissetmemek
Sevgiyi yürekten bilmemek;
Akşamı mehtabından,
Yağmuru ıslaklığından,
Körpe bir çocuğu gülüşünden
ayırmak kadar zalimce bir iştir!

25 Kasım 2013 Pazartesi

Hayatımın bazı karelerinde oturuyorum puslu bir koltuğa, baş ucumda koca duvarı kaplayan raflar...  Elimde kırmızı kaplı bir kitap. Öylece okuyorum, satırların ruhunda dolanıyorum yalın ayak. 
Cümlelerde sonu gelmiş sevgilerim var; delicesine sevmelerim, her sayfanın içinde. İnanmışlığım, kırılmışlığım, çekip gitmişliğim var arkamda kırık dökük hikayerlerle.
Kitabı komedinin üzerine koyuyorum canımı her yakan sahnede. Ömrüm, bir korkuya sığınarak geçiyor. Korkuyorum beter bir halde yalnızlıktan. Yalnızlık, onunla en baş başa olduğumuz anlarda en pembe anılarımı yiyip bitirecekmiş gibi geliyor bana, vahşice. 
Öyle olursa eğer... Baş başa kalırsam yalnızlığın sesiyle, bütün özlemlerim hücum edecek  kalelerimin dibine, biliyorum. Kim başımı dik tutacak o zaman?
Ben ki, yüreğimdeki savaşların en kırmızı zamanında başım dik gezdim. Eğer gülersem, kazanacağımı hissettim. Bütün acılarımı kahkahalar ardına sakladım, meraklı gözlerden uzak tuttum zincirli kollarımı. 

Ben hayat deyince, kıvır kıvır saçları belinde, al yanaklı bir kız çocuğu hayal ettim.
Sevdim işte, sevmek ne kadar temizse..

"İnsan asıl birisini sevdiğini anlayınca içinin de kainatı alacak kadar genişlediğini görüyor."



Şu ipi iki uçtan gerilmiş, toprağına hüzün ile sevginin, sevinç ile acının el ele tutuşup sindiği hayatlarımızda iki insandır en önemli olan.
İki insan her şeyi yapabilir. İki insan birlikte yaşayabilir, iki insan birbirine dokunmadan birbirlerini öldürebilir. İki insan, çayırlarda çiçekler açtırabilir. İki insan, insan olduklarından bu kadar güçlü değiller ya elbet.. Yürek olduklarından böyleler. 
Yürek diyorum yürek.. Bütün sevda davalarının görüldüğü memleket.
Yürek diyorum yürek.. Sevme'nin suyu, nefesi..
Yürek diyorum yürek.. Bir sürü insanın yuvası. 
Hangi saraya sığabilir ki bir yüreğe sığabilen insanlar? Nasıl mutlu olabilir ki, bir yüreği mesken edinememiş insan, en görkemlisinden olsa saraylar? 

İki insan her şeyi yapabilir. Her duyguyu iki insan öldürebilir,
Veya yaşatabilir.

Mavinin koyuluğunu, açıklığını, gökyüzülüğünü, su'luğunu fark edemedikten sonra mavi niye mavi? Pembe niye pembe, benzetemedikten sonra bir bebeğin tenine, hissedemedikten sonra bir çiçeğin kokusunu pembeden? Güneşi hatırlatmadıktan sonra, bir papatyanın kokusu sinmedikten sonra sarıya; sarı niye sarı?
Bütün dünyaya bakmak neye yara göremedikten sonra?


Görmek lazım görmek! Beyazda güvercini, turuncuda akşamı, sarıda sabahı. 
Duymak lazım duymak! Dilin dediğinden çok, yüreğin dediğini.
Sevmek lazım sevmek! Sanki o'nun yüreği sevilmezse, ölecekmiş gibi!

Sevsen ya beni, sevmezsen ölecekmişim gibi..
Öyle derin, öyle rüzgara kapılırcasına, öyle titreyerek.

9 Eylül 2012 Pazar

Gökyüzü bulutlu, kirpiklerime yağmur yağacak şimdi..

Güzel günlere uyanıyorum bazen, ucu sana dokunuyor.. Karanlık günlere uyanıyorum bazen, kimsesiz.. Sen yüreğimin en güzel yerine yerleştin yerleşeli, günlerin tek anlamı seni bana getirmesi. Belli bir şafağın, atan sayıları hepsi.. Başka ne anlamları olabilir? En sevdiğim yemeğin, en sevdiğim dizinin, en sevdiğim şarkının tadı kaçar sen uzaktayken. Şarkılar ki kapris yapıyor bana, senelerdir anlayamadığım için onları. Günler ki, küsmüş bana.. Yaşamayı becerememişim bunca zaman.
Hakkını verememişim yaşamanın. Hayatımın farklı dönemlerinde farklı insanları sevmişim, ama hakkını verememişim. Hakkını verişim oldun sevdanın.
Şimdi güneş doğacak bugünüme. Yüreğime inen perdeler ardından izleyeceğim günü. İnsanlar yanımdan geçip gidecek omuzlarının ardında sakladıkları yabancı hayatlarıyla. Yollar selamlayacak her bir adımımı. Simitçiye selam vereceğim, sarı saçlı koca gözlü minik bir çocuğu seveceğim yüreğimde koca bir yumru. Sokaklar karşılayacak beni, insanlar karşılayacak, gün ağaracak. Ve benim birbirini izleyen bu buruk günlerde yaptığım tek şey yaşamak olacak, geri kalanını sana emanet ettim. Geri kalanı avuçlarında, geri kalanı gamzende, geri kalanı ellerinle, gözlerinde..
Ellerim meşgulken, gözlerimin önünde belirişine engel olamıyorum. Gülüşünü hissettiğimde sol yanımı kemiren acı istemsiz. İnan sevgilim, acı çekmek değil amacım. Diyorum ya, aşk dediğimiz hüzünlü bir şey. Acılı, sancılı.. Yoksa açıklayamazdım ellerin ellerimdeyken bile iliklerimin sızladığını, sırf özleyeceğimi bildiğim için deliler gibi.
Ellerim meşgul oluyor, ansızın kafamı kaldırıyorum bakışlarınla karşılaşmak için. Bana bakışına içtiğim su kadar gereksinim duyuyorum. Dilim meşgul oluyor, ansızın susuyorum duyabilmek için seni. Ama sesin bulutlar kadar uzak kulaklarıma. Nefesin uzak, ellerin uzak..
Bedenim meşgul oluyor, yaşamak zorunda. Ama beynimi durduramıyorum, damarlarımda gezinen hayat kadar yakınsın.. Duyamayacağım kadar uzak, sevebileceğim kadar içimde..

Bir nefes alsam ciğerlerime dolacaksın, gökyüzü olacaksın.
''Gökyüzü bazen ciğerime doluyor..''

2 Eylül 2012 Pazar

Efulim.

http://fizy.com/#s/16ox02


 Bu şehri sevmek için sebep arıyormuşum. Bu şehirde nefes alırken, güneş bana sormadan gökyüzünden çekip giderken, şehrin ışıkları yanarken, Boğaz Köprüsü cilveli cilveli ışıklanırken; ben bu şehri sevmiyormuşum bu zamana kadar. 
Bu şehri sevmek için sebep arıyormuşum. Gökyüzünü, bulutlarını, rüzgarını, dalgasını, yağmurunu sevmeye sebep arıyormuşum. Üşümek istiyormuşum ben bu şehirde, yaşamak, sevmek, nefes almak.. Bu zamana kadar sokaklar bana sesleniyormuş meğer, duymuyormuşum. Gelişin kulağım oldu.. Şimdi dünya konuşuyor sanki benimle her ses kırıntısını duyuyorum. 
Ben yağmuru sevmek için sebep arıyormuşum. Güneş aydınlatsın isterken her yeri, kara bulutları sever oldum. Ben kara bulutları sevince kulağıma fısıldadı şehir: ''Fırtınaya aşık oldun.'' 
Ben fırtınaya aşık oldum. Saçlarımı dağıtışına rüzgarın, öfkeli dalgaların beyaz köpükler oluşturmasına, gök gürültüsüne, şimşeğe aşık oldum. 
Çünkü yüreğindi fırtına senin. Ben dinlenmek için güneşli, sıcak bir havayı seçerken; şimdi dinlenmek için üşümeyi seçeceğim. Boyuna üşeyeceğim sokaklarda. İliklerime işleyecek rüzgar, sen içimde olacaksın. 
Bu şehri sevmek için sebep arıyormuşum. Hayaller kurmak için.. Hayallerime yoldaş olman için seni bekliyormuşum. Şimdi her köşe başında hayallerim bekliyor. Ben yollar arşınlıyorum, hayaller arkadaşım oluyor.. 
Ben seni sevmek için sebep arıyormuşum. Yüreğimi her yalnız hissettiğimde sana hazırlıyormuş hayat beni. Ben sıcağı seviyormuşum, sen yokken dokunmamak için rüzgarlara.
Ben yazı seviyormuşum, sen yokken üşümemek için sokaklarda.
Ben yalnızlığı istiyormuşum, sen yokken kaybolmamak için yalancı kalabalıklarda.
Şimdi rüzgar esiyor, şimdi kış geliyor, şimdi yüreğimde iki kişiyiz; kalabalıklara bedel.

Şimdi ben, küçük bir çocuğum ellerinde. Yüreğine saklanmış, hiç büyümeyecek olan..

3 Mayıs 2012 Perşembe

Mevsimin Azizliği


Bütün hatalarımızın sorumluları biziz, hiç bilemedik. Tüm kalp kırıklıkları, biz kalbimizdeki zırhı indirdiğimiz; biz gülen yüzümüzle zerre hak etmeyen insanları kalbimizin en temiz yerine oturttuğumuz için oldu. Olacak da... Sevmeden bir dakika duramayacağız bir ömür boyu. 
Biz bir ömür boyu bir şeyleri seveceğiz. Annemizi, babamızı, kardeşimizi, oyuncak bebeğimizi, arabamızı; her neyse ihtiyacımız olan, onu seveceğiz deliler gibi. Sonra nefret edeceğiz sevdiklerimizden.  Sevmeyi öğrendiğimiz gibi nefret etmeyi de öğreneceğiz. Acı çekmeyi öğretecek bu ince nokta bize. Bu öfke, bu kırıklık, bu acı iğnesine kavuşmuş ip gibi işleyecek yüreğimizi yavaş yavaş. 
Düşlerimiz pembelerden sıyrılacak, çığlık çığlığa kopartacaklar onu bizden. Görkemli törenlerde siyahla tanışacağız, kaplayacak içimizi zaman zaman. Griyi sevecek yüreğimiz kimi zaman. Kimi zaman kırmızıdan geçilmeyecek ortalık. Mora bulanacak en ücra odalarımız. Hangi renge uğrayacağını şaşıracak yürek, bir zaman durgun bir nehir gibi sessiz kalacak.  

Ne olursa olsun, başımıza ne gelirse gelsin; bir el pas tutmuş kapılarımızı açmaya uzandığında hala mecalimiz olacak sevmeye...
Çünkü insan hayatta en verimli toprakların, en verimli ağacıdır. Umudun meyvesi, imkansızın everestidir insan yüreği. Kim diyebilir ki güneşe ''Doğma.'' diye, elbet her sabah gidişiyle siyaha buladığı günü, gelişiyle yeşertecek güneş. Yüreğimize sonbahar gelecek dökecek tüm umut yapraklarını, kış gelip esecek ve ilk bahar kışın tüm hasarlarını silip süpürecek beyaza boyayacak kırık tahtaları.

Zırhlarımız, elbette inecek kalplerimizden. Kimi mevsimlerde, kimi insanlar derin izlerini bırakıp gidecekler yüreklerimizden. Onlar gelmeseler, sevmek nedir bilmezdik. Onlar gitmeseler acı bile çekmezdik. Ve habersiz yaşardık kasvetli günün sabahına açan güneşin insanı nasıl yaşattığından. Aynı kefeye koyardık, gördüğümüz her sevgiyi. 
İyi ki geldiler, iyi ki gittiler sonra. İyi ki bildik doğrulmayı, iyi ki bir kahkaha koyverdik her şeye rağmen... İyi ki bütün papatyalar, baharda açıyor, umutlarımız gibi yeniden.

Ve unutmamalı;
Bizim her gülüşümüz gerçek olmasa da, her zerremiz sevgiden.