12 Mayıs 2014 Pazartesi

''Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya..''

Anlatmak istediği var bu olmayışların! Duymak isteyenimiz olmuyor. Alışkanlık oluyor yaşamak. Ne zaman biteceği merak bile edilmeden karşılanıyor karanlığı bol akşamlar. Zaman aşımına uğruyor hissetmek meziyeti, durup da acı kapısını çaldığında hatırlıyor insan varlığını bir yüreğin. Yalnızlığın orta yerinde bir tek hissetmek anlıyor insanın acısını.

Oysa her gün doğuyor kainatın muhtaçlığına güneş. Alışkanlığından değil, tutkusundan bütün bu aydınlık telaşı! Her gün sızmak tutkusu karanlık kalmış kuytulara yahut bir çiçeğin gölgesini düşürmek ardına, dinlenebilsin diye bir karınca.
Tutkusu çalışmak karıncanın, alışkanlığından değil yoksa; bir kırıntının altına sızdırabilmek kış umudunu..
Tutkusu soğuktur kışın.
Tutkusu uçmaktır bir kuşun.
Tutkusu sevmektir insanın; bir telaşe gibi yüreğinin kapılarını çarptıran sevda rüzgarı.
Seviyor sevmesine de, ayrılıyor insan severken bir karıncanın umudundan; kışın soğuğundan ve kanatlanmasından bir kuşun.
Kaç yalan sığıyor severken insanın yüreğine?
Oysa sevgiler kandırmaz iri gözlü çocukların, oyunlara bulanmış rüyalarında!
Eyvah! Sevgi de mi büyüdü yoksa?
Güneş de mi vazgeçti sızmak tutkusundan karanlığa?
Karınca gölgesinden, ekmeğinden; kış soğuğundan, kuş kanatlarından vazgeçti mi? İnsanın sevgisinden vazgeçtiği gibi!

Öyleyse yaşamak
Kalın gözlüklerin ardından;
Maviyi mavilikte görmemek
Acıyı tazesinde hissetmemek
Sevgiyi yürekten bilmemek;
Akşamı mehtabından,
Yağmuru ıslaklığından,
Körpe bir çocuğu gülüşünden
ayırmak kadar zalimce bir iştir!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder